Deja Vu’mu acaba :) (Şubat 2014 – Küba)

Yine uzak bir diyarda uzun bir otobüs yolculuğundayım. Havana’dan bindim ve Santiago De Cuba’ya doğru 15 saat sürecek bir otobüs yolculuğu yapıyorum ve tabiiki yine bangır bangır bir film koydular seyretmemiz için. (aslında jenerikten güzel gibi görünüyor) 🙂

 

Bunun dışında yine olmazsa olmazımız görmemişin kliması olmuş ortalığı buzhaneye çevirmiş durumu. Bu arkadaşlar hiç mi zatüree olmuyorlar bu kadar soğuktan amaadaha evvelki Güney Amerika tecrübelerim sayesinde “yemezlerrr” Polar ceketim ve ben mutlu mesut yolculuk yapıyoruz.

 

Yolculuğun henüz başlarındayım, etraf yeşil, hafif tropikal, yer yer palmiye ağaçları, düz topraklar. Yol koşulları şimdilik gayet iyi. Güzel bir asfalt ve bölünmüş yol. Otobüs yine buraların genelinde olduğu gibi hız yapmadan kurallara uygun bir şekilde sakince yol almakta. Etrafta Rus tipi eski kamyonlar, Lada ve Moskvich külüstür otomobiller çoğunlukta. Hava 26’C filan ve parçalı bulutlu .

 

Bu yazıya nasıl devam etsem diye düşünüyorum bu arada çünkü uzun zamandır yazmıyordum. O zaman bugünü bir kenara bırakayım ve şimdilik seyahatimin başından başlayayım.

 

Neden Küba? Derseniz genelde gezilerime vahiy! Yoluyla karar veriyorum, bir an işte çalışırken, uyurken ya da bir yerlerde gezerken çağrışımlar olup o an gitmek istediğim yer aklıma geliyor. Ama bu sefer ki biraz farklı oldu. Geçen sene (2013) başlarında YDK (Yıldızlı Dağcılar Kulübü) kulübünden eski arkadaşım Emine Karal soğuk bir kış günü;

 

-Yaa Başar sen Bhutan’a gitmek istiyordun değil mi?

-Evet ??

-Haydi o zaman Bhutan’a gidelim.

-E olur.

 

Ancak daha sonra olay sanırım Emine’nin aklında bir filmde filan seyrettiği uzakdoğu tapınaklarından biri ve Nepal düşüncesiymiş 🙂 Neyse bu konuyu Emine Nepal + Bhutan anılarını buraya yazınca netleşir çünkü şu an tam olarak hatırlamadım.

 

İşte Bhutan fikri sonrası şirketten arkadaşım Katibe İlhan birgün bana Başar bugün alışveriş yapmak üzere gittiğim doğa sporu malzemesi satan bir dükkanda konu gezilerden, seyahatlerden açıldı ve gitmek istediğim yerlerden bahsederken konu sana geldi bir şekilde konu sana geldi ve ben ismini filan gezdiğin yerleri anlattım. Sonra Bhutan’a gitmek istediğinden bahsettim, o sırada tezgahta ki çocuk bak Sinan isminde bir arkadaşımız var ve kendisi neredeyse Bhutan Konsolosu 🙂 ona isterse birşeyler danışabilir dedi. Zaman içinde deneme yanılma mailler yoluyla Sinan Aydın’a ulaştım. Aslında gezmek isteyenler, gezginler filan danışmak / tanışmak için bana ulaşırlardı ama bu sefertersi oldu, çok değişik geldi ve hoşuma gitti. Ancak adama; Merhaba ben Başar siz de sanırım Bhutan Muhtarı oluyorsunuz tadında gitmek doğru olmazdı 🙂 o yüzden ilk buluşma önemliydi.

 

Sağolsun Sinan gayet sıcak bir şekilde kendi gezi / tur arkadaşlarıyla İstanbul – Bahariye’de yaptıkları yemeli içmeli bir etkinliklerine beni davet etti ben de kendisi ve kız arkadaşı Pırıl Yay ile orada tanışmış oldum ve güzel bir arkadaşlığımız başlamış oldu. Kendisi öncelikle 16 sene sonra tekrar gittiğim Nepal’de ve 15 senedir hayalim olan Bhutan için çok yardımcı oldu, hep birlikte çok güzel vakitler geçirdik. Neyse gel zaman git zaman 2013’ün soğuk bir kış günü (şu an bu satırları yazarken sol yanımda oturan Avusturya’lı amca fotoğrafımı çekiyor sanırım, hınzırrr benim yanda da gözlerim varr) yine Sinan’ın Seyyahhane isimli gezi grubunun düzenlediği grup arkadaşlarından sanatçı Gülay Semercioğlu’nun atelyesinde bir istanbul gezi sohbeti, eğlencesi gecesi vardı ve beni oraya davet etti. Oraya gittiğimde içerisi epey kalabalıktı, herkes ya eski gezi anılarını anlatıyor du ya da ileridiki gezi planlarından konuşuyorlardı çoğunlukla. İşte o sıralarda Sinan yanıma gelip “Abi sende Küba’ya gelsene” 🙂 dedi.

 

Takip eden günlerde öncelikle eski dostum Gençtur’dan Derya Salgar ile görüşüp yıl bitmeden 700 € ‘ya (~2000 TL) Aeroflot Rus Havayollarından Moskova aktarmalı bir Havana bileti satın aldım. Aynı tarihler için Air France 1100€ (~3100 TL) civarı bir fiyat veriyordu. Toplam 17 güne denk gelecek şekilde geçen seneden kalan yıllık iznimi kullanarak izin işlerimi de hallettim ve yolculuk zamanı geldi çattı.

 

Bu sefer sırt çantamı önceden hazırlarım diye plan yaptım böylece daha az stresli bir ön hazırlık dönemi olacaktı ancak tabiiki böyle olamadı 🙂

 

31 Ocak 2014 günü geceyarısı uçuşum vardı ve ben bir gün önce dağcılıktan arkadaşlarımla yılda bir kere yaptığımız “Aralık sonu ocakbaşı” yemek etkinliğine gittim sonra da önceleri İstanbul’da yaşayan vesonra buradaki hayatın yoğunluğundan ve yoruculuğundan kafayı üşütüp 🙂 çoluk çocuk ailesiyle birlikte Köyceğiz’e taşınan arkadaşım Nihat Küçükdere ve işyerinden arkadaşlarımla ev buluşmasına gittik. E hal böyle olunca son gün kan ter içerisinde hazırlanıp havaalanına varabildim.Neyse ki check-in kuyruğu yoktu, hemen bilet işlerimi hallettim hem de 3 saatlik Moskova ve 13 saatlik Havana uçuşuna benim gibi boydan dolayı sığma özürlüler için en uygun koltuk olan acil çıkış koridoru’ndan yer alabildim.

 

Yine günler birbirine girdi koşuşturma sebebiyle. Şimdi Santiago De Cuba’dayım ve eski şehrin içinde hafif teras bir yerde dinlenip soğuk birşeyler içiyorum ve rahatlamışken biraz yazayım diyorum.

 

Dönelim tekrar İstanbul’dan gidiş macerama; Check-In sonrası son döviz işlerimi havaalanında ki banka’dan halledip uçağa geçtim. Açıkçası Aeroflot ile son tecrübem 1997 yılında Sibirya içi ufak bir uçuştuve uçağa genel yabancılar için uygulanan güvenlik sebebiyle polisler eşliğinde ilk olarak ben alınmıştım daha sonra da tavuklarıyla, eşyalarıyla birlikte amcalar teyzeler gelmişti. O zaman ki uçak modeli de yine o zamanların Rus popüler uçağı Tupolev 154B olan ve sakatlığıyla! Çok ünlü bir uçaktı. E hal böyle olunca tırsmamaya imkan yok. Uçağımda faraş gibi bir koltuğa düşmüştüm, kendime özel hareketli monitör’üm filan uçak harika görünüyor. Hostesler de eski korkunç görüntülü Polit Büro / KGB karışımı teyzeler yerine mankenden hallice genç kızlara dönüşmüş hemde uçağım son model bir AirBus. Yolculuk Moskova aktarmalı olduğu için 3-4 saat sonra Moskova’daydık. Uçaktan inip aktrama terminaline gitmek için servis otobüslerine bininceye kadar soğuktan titremeye zıplamaya başladım. Yerler v.s. her yer buz kaplı ve hava -25’C. Hemen havaalanında sıcak bir köşe bulayım dedim ama içerisi de özellikle koltukların genelde cam kenarlarına bakması sebebiyle epey serindi, hemen polarımı filan giyip tostoparlak bir şekle bürünüp biraz kestirmeye karar verdim.

 

Zırr kafamda mı çaldı bilmiyorum ama bir ses ile apar topar uyandım. 4 saat uyumuşum ve uçak neredeyse kalkacak, yarım saat kalmış. Apar topar koştum biniş kapısına ve kendimi içeriye attım. Yine faraş genişlikte koltuğuma bacaklarımı uzata uzata yayıldım. Ooh ne keyif, ancak koltukta zıplıyorum. Havaalanında uyurken o kadar donmuşum ki aniden hareket edince titreme geldi ve ısınamıyorum. Neyse uçak ha kalktı ha kalkacak derken bir kişinin bavullarının geri çıkarılması v.s sebebiyle 1.5 saat gecikmeyle kalkabildi.

 

Genel olarak servisler filan çok iyiydi, konfor ve keyfim yerinde bir 13 saatlik uçuş sonrası Havana’ya saat 18.30’da indik. Pasaport kuyruğuna girdim, kontrol ve vize kısmı kolayca bitti ancak Küba gümrüğüyle yakın! Bir arkadaşlık dönemine birazdan başlayacağımı henüz bilmiyordum.

 

Pasaport sonrası küçük sırtçantam röntgen cihazına taranmak üzere alındı ve kontrol görevlilerinin kendi aralarında şaşkın şaşkın konuştuklarını farkettim. Sürekli çantamı inceliyorlardı ekranlarında, en sonunda içindekilere bir bir bakmaya karar verdiler.

 

-Bu ne?

-Bilgisayar.

-Bu ne?

-Ses kayıt cihazı.

-Ne yapacaksın bunu?

-?? Sesleri kayıt edeceğim.

-Niye?

-?? Anı olsun diye.

 

Sonra bu konuşma bunlar ne? Fotoğraf makinemin yedek hafıza kartları, niye bu kadar çok taşıyorsun? Sadece 2 tane , yetmiyor da ondan. Peki o zaman bu ne? USB GSM Data Stick (VINN), niye getirdin? Internet erişimi sayesinde kişisel Web sayfama yazı yazacağım.

 

Bu konuşmalar görevlinin kendisinden bir üst rütbeli görevliye konuyu aktramasıyla 4-5 kere daha devam etti, formlar doldurdular, eşgalimi yazdılar, hatta WEB sayfamın adresini bile istediler ve not ettiler. Suç! Unsuru olan USB 3G GSM alıcımın önden ve yandan fotoğrafını çektiler, yanımda taşıdığım her türlü elektronik zımbırtıları masaya koydurdular ve fotoğraflarını çekip en büyük müdür gümrükçüye durumu anlattılar. Bütün bunları yaparken çok naziktiler ama bu kendimi biraz casus gibi hissetmeme engel olamadı 🙂 Görevlilerle 2 saatin sonunda arkadaşlığı epey ilerlettim, gezilecek güzel yerlerin isimlerini, tariflerini aldım. Nikon mu Canon mu? Foto makine kıyaslaması sonrasında madem HP’de çalışıyorsun niye yanında HP marka notebook taşımıyorsun geyiği ve yarı boyumdaki görevli kızlarla yanyana durarak boy ölçüşmelerle USB zımbırtımı ülkeye sokmamın bir nevi uydu alıcısı olduğu için, uydu alıcılı zımbırtıların Küba’ya sokulmasının yasak olduğu için telefonların içinde de benzer alıcılar olduğunu söylememe rağmen sakıncalı olacağına karar verdiler. Zımbırtıyı kocaman bir çuvalın içine sokup mühürlediler ve bana kocaman bir belge verdiler. Ülkeden çıkarken 15$ İthalat!! Vergisi ödeyerek geri alabileceğimi söylediler. En sonunda helalleşip belgelerimi alıp dışarı çıktım ve döviz bozdurma kuyruğunda biraz bekledikten sonra bir miktar para bozdurup taksiciyle pazarlık yapıp 15 CUC$’a (Cuba Convertable peso) Türkiye’de uçağa binmeden 5 dakika önce apar topar rezervasyon yaptırdığım Casa Particulare’ye (Küba’da devletin kontrolü altında olan aile işletmesindeki ev pansiyonlar) doğru yola çıktım.

 

Arkası yarın 🙂 ya da başka bir zaman.

Posted in Latin Amerika | Leave a comment